İçindekiler:

10 Mayıs 2026
Sayı: KB 2026/04

1 Mayıs'ın ardından.
Taksim 1 Mayıs'ı
Kadıköy'de 1 Mayıs
İzmir'de 1 Mayıs
Ankara'da 1 Mayıs
Kayseri'de coşkulu 1 Mayıs!
Ortaca'da 1 Mayıs mitingi
Almanya'da 1 Mayıslar...
Fransa'da kitlesel 1 Mayıs
İsviçre'de 1 Mayıs eylemleri
Kürt hareketinde ideolojik silahsızlanma- H. Fırat
Dayanıksız hayaller ve katı gerçekler
Bahçeli'nin çıkışı ve "Öcalan açılımı"
Düzenden hesap sormak için ileri!
Gülistan Doku soruşturması...
Devletten saçılan pislikler
"Bozuk düzende sağlam çark olmaz!"
Eğitimde dayatma, sendikada tasfiye
6 Mayıs 1972'nin 54. yılında; Deniz ol!
6 Mayıs eylemleri
Kimin "güvenliği"?
Okullarımızda şiddet artıyor
Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın

 

 

“Bozuk düzende sağlam çark olmaz!”

 

Sovyetler Birliği’nin varlığı ve sosyalizm korkusu, Batı’da “sosyal devlet” anlayışının ve “burjuva demokrasisi”nin sosyalizme alternatif olarak öne çıkarılmasına yol açmıştı. Sovyetler Birliği‘nin dağılması ile basınçtan kurtulan burjuvazi, demokrasi maskesini çıkarıp attı, mücadele ile kazanılan hakları baskı ve şiddetle geri almaya başlayarak gerçek yüzünü ortaya koydu. “Sosyal devletin” yerini neoliberal politikalar alırken siyasal ve toplumsal alanda gericilik/çürümüşlük, polis devleti uygulamaları, şoven-milliyetçilik egemen hale getirildi. Halkların, işçi ve emekçilerin tarihsel bilinci, örgütlülüğü ve mücadelesi, eğitim vb. politikalarla “vatan, millet, din” sosuna bulandırılarak zayıflatıldı.  

Günümüze geldiğimizde; her alanda eşitsizliği, adaletsizliği, hukuksuzluğu iliklerimize kadar hissediyoruz. Toplumsal sorunlar (çözülmek bir yana) daha da derinleşmekte ve çözümsüz bir hal almakta, bu durum başka sorunlara neden olmaktadır. Devletin, sermayenin, ailenin, erkeğin; yani egemen olanın uyguladığı zor çözümsüzlüğü besleyip büyütmektedir, şiddetin yaratılmasının da yayılmasının da asıl sorumlusu bu düzenin kendisidir. 

Bu sorunlar yumağının içinde boğuşan bireyler, işçiler, kadınlar, halklar, inançlar örgütlü bir güç olarak hareket etmemekte, sorunları bireysel çabalarla çözmeye çalışmaktadır. Bu da başka sorunlara ve çözümsüzlüklere neden olmaktadır. Çözümsüz sorunlar öfkeye ve şiddete dönüşmekte ve şiddet toplumsal bir hal almaktadır.

Emek sömürüsüne, cinsel ve ulusal eşitsizliğe dayanan kapitalist sistem doğası gereği krizler, buhranlar ve savaşlarla varlığını sürdürmekte; bu durum yeni krizleri, buhranları ve savaşları tetiklemektedir.

Savaşlar, şiddetin en kristalize olmuş halidir 

İki dünya savaşı ve dünyanın farklı yerlerinde yaşanan bölgesel etnik ve dini savaşlar gören dünyamız; halen kapitalist/emperyalist sistemin ürettiği şiddetin en koyusuna maruz kalmakta ve bununla birlikte insanlığın yarattığı değerleri de bir bir yok etmektedir. 

Dünyada görev yapan devlet başkanlarının sözleri ve beden dilleri, psikopat insanların pratikleriyle benzerlik göstermekte; artık kılıf bulma gereği duymadan tehdit, gasp, ölüm ve katliamları açıkça gerçekleştirmektedirler.

Bugün dünyanın geleceği NATO gibi savaş örgütlerinin, Epstein lağımına gömülmüş  para babalarının, silah simsarlarının, haydut devlet başkanlarının ve bunların oluşturduğu koalisyonun iki dudağı arasındadır ve bunların istekleri doğrultusunda dizayn edilmektedir: 

-Katil sürüsü IŞİD’in Ezidi-Kürt kadınlarına yaptıkları bu sistemin ne kadar vahşileşebileceğinin en canlı kanıtıdır. IŞİD artıkları, emperyalist/siyonist güçler ve Türkiye gibi işbirlikçileri tarafından Suriye’de başa getirildi. Aleviler başta olmak üzere halkları katletmeye ediyorlar.  

-7 Ekim 2023’ten bu yana tüm dünyanın gözleri önünde Filistin halkı çocuk, kadın, yaşlı ayrımı yapılmaksızın siyonistler tarafından katledilmekte, insanlık değerleri ayaklar altına alınmaktadır. ABD saldırganlığı ve haydutluğu 168 kız çocuğunu katlederken ve hem İran‘da hem Lübnan’da kadın-çocuk demeden katliamlar sürerken dünya gıkını çıkarmamaktadır. Şiddet en pervasız şekliyle devam ederken dünya, ölümleri değil de petrol fiyatlarının ekonomiye yansımasının yarattığı ve yaratacağı sonuçları kendisine daha çok gündem yapmaktadır.

- On yıllardır ve bugün hâlâ Kürt halkının siyasal, sosyal ve kültürel hakları ile dili ve bayramları yasaklanmakta, temsilcileri tutsak edilmekte ve belediyelerine kayyımlar atanmaktadır. Baskı ve yasaklara karşı direnenler ise katliamdan geçirilmektedir. Kürt Halkı her türlü imha, inkar ve asimilasyona rağmen haklarından vazgeçmemektedir. 

-6 Şubat depremleri sırasında ve sonrasında depremzedelere yaşatılanlar bütün kurumları ile çürümüş olan bu sistemin ne kadar kötü olabileceğini ve örgütlü kötülüğün nasıl da devlet eliyle yapıldığını açığa çıkarmıştır.

- İnsana, çocuğa, hayvana ve doğaya uygulanan şiddet o kadar sıradanlaştırılıp normalleştirilmiştir ki, insanlar birkaç saniyelik tepkinin ardından yönlerini borsa gibi alanlara çevirmektedir. Bu dünyada en kolay şey ölüm, en zor şey yaşam iken; şiddet, saldırganlık, baskı ve zorbalık yaşamın bir parçası hâline gelerek meşrulaşmakta ve sıradanlaşmaktadır.

15 yaşında bir fidan olan Berkin Elvan...

19 yaşında dövülerek öldürülen Ali İsmail...

12 yaşında 13 kurşunla kolluk güçleri tarafından katledilen Uğur Kaymaz...

Savaş atıklarının patlaması sonucu yaşamdan koparılan Ceylan Önkol...

Askerlerin kurşunuyla vurulan ve ölü bedeni 1 hafta buzdolabında saklanmak zorunda kalan Cemile Kadırga...

Askerler tarafından vurulduktan sonra ölü bedeni 1 hafta sokak ortasında bekletilen Taybet Ana… 

Bu vahim tablo ülkede çocuk ve kadın ölümlerinin hiç de kendiliğinden olmadığını, bizzat devletin kolluğu tarafından katledildiğini gözler önüne sermektedir. 

Her gün 5 kadının ve 5 işçinin katledildiği, katillerin cezalandırılmadığı ve hatta saygın kimlikler kazandığı bir sistemde, katil olmak adeta özendirilmektedir.

Suç ve suçlu tanımlarının muhtevası değişirken gerçeğin peşinde koşanlar yalnız kalmaktadır. 

Gülistanların, Narinlerin ve Rabiaların “kaybedilip”, “katledilmesinin” ardından, üst düzey bürokratların katilleri saklama çabası yetmezmiş gibi, ölü bedenlere bile işkence edilen bir ülkede bu olaylar, devlet olanaklarının kime hizmet ettiğini tekrar tekrar gözler önüne sermektedir.

***

Gerçek dünyada yaşananlar aslında dijital oyunlarda ve dizilerde yaşananlardan daha tehlikeli ve insanlık dışı bir hal almıştır. Çocuklarımız gerçek dünyada izlediği, gördüğü yaşadığı ile oynadığı ve izledikleri arasında pek fark görmemektedir. Burjuva medyada kavga, şiddet, ölüm, kan, taciz ve istismar haberleri adeta olağanlaşmış durumdadır. Bu haberler çocukların psikolojilerini olumsuz yönde etkilemektedir. 

Oyunlar ve diziler hiç de fantastik ya da kurgusal değildir, gerçek dünyadan ilham almaktadır; gerçek dünya ise oyunlar ve dizilerle meşrulaştırılmaktadır. 

Bunların yanı sıra umutsuzluk, geleceksizlik ve güvencesizlik çocuklarımızı başka bir yaşam hayalinden ve mücadelesinden daha da koparmaktadır. Bugünlerde başka bir yaşam hayali olanlar ise çetelerin, mafyanın, uyuşturucu baronlarının elinde kaybolup gitmektedir.

İnsanın tek başına kaldığı, gemisini yüzdürenin kaptan olduğu, her koyunun kendi bacağından asıldığı bir dünyada herkes kendini kurtarma derdine düşer. 

Bir tweet atanın, hakkını savunanın veya eleştirel düşünenin devlet zulmüne uğradığını, üniversite mezunlarının bile işsiz gezdiğini gören çocuklardan üretken bir gelecek, olumlu bir gelişim beklemek büyük bir paradoks halini almıştır. 

“Dindar ve kindar nesiller yetiştirmek” için deneme tahtasına çevrilen eğitim sisteminden dayanışmacı ve toplumsal sorunlara duyarlı çocuklar yetişmesini beklemek ham bir hayaldir. 

Camilerin, din derslerinin, imam hatip okullarının sayısını artırarak topluma ahlak getireceğini iddia eden siyasi iktidarın tüm ahlak öğretisi ve beklentisi çökmüştür. Cami, din dersi ve imam hatip okullarının sayısı arttıkça ahlaksızlık da artmış, toplum daha da çürümüştür.

Toplumsal çürümenin ve şiddetin sorumluları hesap vermek bir yana, yaşanan sosyal bunalımdan aileyi, dijital oyunları ve dizileri sorumlu tutmaktadır. Elbette yaşanan şiddet olaylarında ve genç nesillerin dejenerasyonunda bunların payı vardır, ancak belirleyici tüm bu sorunları döne döne üreten sistemdir. 

Sorumluların icraatları oyunlardan da dizilerden de daha tehlikeli ve yozlaştırıcıdır. O zaman ilk işimiz bu sorumlulardan hesap sormak olmalıdır. 

Dünyada ve ülkede yaşananlar göz önündeyken, okulların ve çocuklarımızın bu şiddet sarmalından etkilenmemesi mümkün değildi. Nitekim akran zorbalığı, “suça sürüklenen çocuklar” ve Ahmet Minguzzi ile Atlas Çağlayan’ın öldürülmesi gibi olayları konuşurken, okul katliamları da hayatımızın gerçeği hâline gelmiştir.

***

Dünyada ve ülkede egemen olan kapitalist sistem sürekli savaş, saldırganlık ve kaos üretmektedir. Bu döngü içerisinde mayalanan şiddet evde, okulda, fabrikada, sokakta ve yaşamın tüm alanlarında emekçilere cehennemi yaşatmaktadır. 

Rekabetin, adam kayırmanın, torpilin, yağmanın, talanın, rantın, örgütlü kötülüğün, imhanın, yoksunluğun, yoksulluğun, açlığın, sefaletin, şiddetin, militarizmin, ırkçılığın, silahlanmanın, savaşın kaynağında yer alan bu sistem bir pislik deryası olmuştur. Bu pislik ve çürümenin içinde temiz kalmak ancak ve ancak bu çürümeye karşı mücadele etmekle mümkündür. 

Tüm bunlar bize şunu anlatmaktadır:

İnsanlık tarihinin ilk dönemlerinden bu yana insana dair dertler çoğu kez değişmiştir. Ancak değişmeyen ve dertlere deva olan şey, bu sorunların yaratıcılarını alaşağı eden mücadeleler olmuştur. 

Bu sistemde hak mücadelesi vermek önemlidir, ancak hak mücadeleleri ile çürümüş dünya sistemine karşı verilecek mücadele birleştirilmelidir. 

Eşit, parasız, laik ve anadilinde kamusal haklar mücadelesi sınıfsız, sömürüsüz, savaşsız bir dünya için mücadele hedefiyle birleştirildiğinde gerçek anlamını bulacaktır. 

Ya kapitalizmin çamur deryasında barbarlığa sürüklenip yok olacağız ya da insanın insan gibi yaşadığı ve insan kalabildiği; sınıfsız, sömürüsüz bir dünya için örgütlü bir irade olarak mücadele edeceğiz.

Kamu Çalışanları Birliği