İran’a emperyalist saldırı ve anti-emperyalist mücadele
Beklenen ABD-İsrail saldırısı 28 Şubat’ın sabah saatlerinde gerçekleşti. Sözde müzakereler henüz sürerken, arabulucu konumundaki Umman Dışişleri Bakanı anlaşmanın hiç olmadığı kadar yakın olduğunu ilan ettiği gecenin sabahında, ABD ve İsrail savaş uçakları Tahran’ı, ardından İran’ın diğer büyük kentlerini bombalamaya başladı. Süren müzakerelerin zaman kazanmak ya da dayatmalarını kabul ettirmek için başvurulan bir kirli oyundan ibaret olduğu açığa çıktı.
Saldırıların hemen ardından konuşan İsrail yetkilileri, operasyonun aylardır planlandığını, hatta tarihinin önceden belirlendiğini ve son gelişmelere göre güncellendiğini itiraf ettiler. Ortada ani bir saldırı değil, soğukkanlı biçimde hazırlanmış bir savaş planı vardı. Ardından Trump sahneye çıktı. Kırk yıllık bir bilanço çıkararak İran’ı “büyük tehdit” ilan edip, amaçlarının Amerika ve Avrupa’yı İran tehdidinden kurtarmak olduğunu iddia etti. Emperyal müdahalelerin klasik söylemini yineleyerek, bombaların İran halkına “özgürlük” getireceğini, onları yıllardır kendilerine zulmeden molla rejiminden kurtaracağını savundu. Tarih boyunca yıkım ve işgal üretenlerin özgürlük vaadi, bir kez daha saldırganlığı meşrulaştırmak için dünya kamuoyunun önüne sürüldü.
Hızla yıkıcı bir boyut kazanan saldırının şu ana kadar İran cephesinde yol açtığı sonuçlar ağır. Saldırıda Hamaney dâhil birçok üst düzey İranlı yöneticinin öldürüldüğüne dair iddialar kısa süre sonra İran tarafından doğrulandı. İran ise yalnızca İsrail’e değil, bölgedeki Amerikan donanmasına ve Ortadoğu’ya yayılmış ABD üslerine yönelik misilleme saldırıları başlattı. Verdiği kayıplara rağmen saldırganların işinin çok da kolay olmayacağını göstermiş oldu. Bölge topyekûn bir savaşın eşiğine sürüklendi.
Hamaney ve rejimin üst kadrolarının öldürüldüğü haberinin yayılması üzerine İran halkı birçok kentte sokaklara çıktı. Amerikan-İsrail saldırganlığına karşı öfke haykırıldı, intikam yeminleri edildi. Irak’ta on binlerce kişi Amerikan Büyükelçiliği’ne yürümeye çalıştı. Yemen’deki gösteriler çok daha kitleseldi. Dünyanın farklı coğrafyalarında protestolar gerçekleşirken, kapitalist devletler saldırganlık karşısında kendi çıkarları neyi gerektiriyorsa onu yaptılar. Kimisi saldırganlığın arkasına sıralanarak, kimisi hamasi açıklamalarla durumu idare etmeye çalışarak konumlandı. Nesnel olarak bu saldırının diğer hedefleri olan Rusya ve Çin ise saldırıya sert tepki gösterdi.
Sonuç olarak, Filistin’de işi soykırıma vardıran, Suriye’den Lübnan’a, Irak’tan Yemen’e uzanan geniş bir coğrafyada büyük acılara ve yıkımlara yol açan ABD-İsrail ortaklığı, şimdi daha tehlikeli bir savaşın kapısını aralamış durumda. Bunun ne kadar süreceği ve nasıl sonuçlanacağı belirsizliğini koruyor. Ancak açık olan şudur: Bu saldırı, ABD emperyalizminin ve onun ayrılmaz bir parçası olan İsrail siyonizminin kendi kirli hesap ve planları doğrultusunda giriştiği hamlelerin yeni bir halkasıdır. Amaç, bu politikalara karşı direnen güçlerin bölgedeki hamisi olarak görülen İran rejimini ya yıkmak ya da ağır dayatmalarla boyun eğmeye zorlamaktır. Böylece emperyalist hegemonya mücadelesinin en sert cephelerinden biri olan Ortadoğu’da, Amerikan stratejik çıkarları doğrultusunda kurulmaya çalışılan “yeni düzen”in önündeki engeller kalkacak, tüm Ortadoğu gibi İran da Amerikan emperyalizmi için yeni bir talan alanı haline getirilecektir. Bu da halklar için daha büyük bir yıkım anlamına gelecektir.
***
Trump kirli hesaplara dayanan saldırganlıklarının İran halkına “özgürlük” getireceğini iddia etse de, emperyalizmin dünyanın herhangi bir coğrafyasına özgürlük ya da barış getirdiği görülmemiştir. Emperyalist müdahalelerin tarihsel sonucu her zaman aynıdır: Toplumsal yıkım, bitmek bilmeyen kanlı boğazlaşmalar, halkların daha azgın bir sömürü ve baskı düzenine mahkûm edilmesi...
Saldırıya gösterilen tepkilere bakıldığında, bu tarihsel gerçek konusunda sol harekette, ilerici sendikalarda ve emek örgütlerinde genel bir açıklığın bulunduğu görülmektedir. Bu kuşkusuz önemlidir. Ancak bu açıklık iki açıdan kendi başına yeterli değildir.
Birincisi, Filistin’de yaşanan insanlık dışı katliamlara ve onu izleyen dönemde Lübnan ile Suriye’de ortaya çıkan yıkıma rağmen, Türkiye işçi sınıfı ve emekçilerin geniş kesimlerinin emperyalist saldırganlığa karşı gösterdiği tepki son derece sınırlı kalmıştır. Henüz değerlendirme yapmak için erken olsa da, İran’a yönelik saldırı açısından da durum farklı değildir. Bu tepkisizlikte, emekçi kitleler içinde emperyalizm konusundaki duyarlılık ve bilinç kaybı önemli bir rol oynamaktadır.
Savaş ve yıkım görüntülerinin sıradanlaşması, hatta bunun emperyalist saldırganlığın “kaçınılmaz gücü” olarak algılanması, halen azımsanmayacak genişlikte bir kesimin düşünüş tarzıdır. Dolayısıyla emperyalist saldırganlığa karşı ciddi bir direnç örgütlemek, geniş emekçi kitlelerdeki bu duyarsızlığı ve ataleti aşmaya dönük çok daha yoğun ve sistemli bir çabayı zorunlu kılmaktadır.
Ancak, genel olarak ilerici toplumsal muhalefet, özelde ise sol hareket, bu tür gündemler üzerinden emekçi kitlelere yönelik süreklilik taşıyan bir siyasal faaliyet yürütmek yerine, çoğu zaman ortak eylem ve etkinliklere dayalı protestocu tarz kolaycılığına yönelmektedir.
İkincisi ise, bu tabloyu da belirleyen daha derin bir sorundur: Sol hareketin emperyalizm ve emperyalist saldırganlık konusunda hala yaşadığı ideolojik bulanıklık. Özellikle Sovyetler Birliği’nin yıkılmasının ardından ortaya çıkan savrulmalar ve eksen kaymaları, en belirgin biçimde emperyalizm tartışmalarında kendini göstermiştir. Emperyalizm kavramı yerine “küreselleşme” söylemine yönelen birçok çevre, dünya değişirken emperyalizmin de değişmek zorunda kalacağına, emperyalist saldırganlığın sistemin kendi iç dinamiklerinin ürünü olarak dizginlenebileceğine ciddi ciddi bel bağlanmıştır.
Emperyalizmi, kapitalist gelişmenin ulaştığı zorunlu bir tarihsel evre olarak değil de belli dönemlerde ortaya çıkan bir “saldırganlık politikası” ya da tercih olarak ele alan anlayışın izleri bugün de varlığını sürdürmektedir. Bu yaklaşım, emperyalizme karşı mücadeleyi sınıfsal bir zemine oturtmak yerine devletler arası ilişkiler düzlemine indirgemekte, bu da emperyalist güçler arasında “tercih yapma” eğilimlerini beslemektedir. Ya da bugün İran’a yönelik saldırı bağlamında da görüldüğü gibi, mesele “ya emperyalizmden yanasınızdır ya da saldırıya uğrayan İran devletinden” türü bir ikileme sıkıştırılabilmekte ve bu çerçeve sol hareketin önemli bir kesimi tarafından savunulabilmektedir.
Oysa bu yaklaşım, emekçi sınıfların bağımsız siyasal tutumunu silikleştirmekten başka bir sonuç doğurmaz. Emperyalist-kapitalist düzene yönelen tepkiyi, sınıfsal bir hatta derinleştirmek yerine sosyal-şoven bir zemine hapseder ve onu son tahlilde düzen içi saflaşmaların parçası haline getirir.
Bugün yeniden hatırlanan Lenin’in emperyalizm çözümlemesi ise son derece açıktır: Emperyalizm yayılmacı bir “dış politika” tercihi değil; sermaye birikiminin ulaştığı tekelci yoğunlaşmanın kaçınılmaz bir sonucu, kapitalizmin tarihsel bir aşamasıdır. Asalaklaşan ve çürüyen sermaye düzeni, varlığını sürdürebilmek için yayılmak, bunun için de yeniden paylaşım savaşlarına girişmek zorundadır. Kısacası bu saldırganlık politik bir tercihten değil, sermaye birikim süreçlerinin kaçınılmaz yayılmacı doğasından kaynaklanmaktadır.
Bugün emperyalist saldırganlığa karşı durmak adına bölgedeki mevcut gerici rejimlerin bekçiliğine soyunmak da, devrimci bir alternatifin örgütlenmesi görevini geri plana itmek demektir. Oysa gerçek alternatif, tam da emperyalizme karşı mücadele içinde, fakat aynı zamanda ona kaynaklık eden kapitalist düzene karşı bağımsız bir sınıf hattı temelinde inşa edilebilir.
***
Günün en acil görevi, emperyalist saldırganlık karşısında İran halkı ile eylemli dayanışmayı yükseltmektir. Ancak ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırganlığı ile başlayan süreç nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, devrimci anti-emperyalist bilinç ve mücadelenin işçi sınıfı ve emekçilere güçlü şekilde mal edilmesi, öncelikli bir görev olmaya devam edecektir.
AKP iktidarının ve sermaye sınıfının emperyalist saldırganlığa sunduğu açık ya da örtülü desteğin son bulması, ülkedeki NATO ve Amerikan üslerinin kapatılması, NATO’dan çıkılması gibi talepler bu mücadelenin somut başlıklarıdır. Ancak, bugünkü sınıf hareketi koşullarında asıl belirleyici olan, emperyalist savaş, talan ve sömürü politikaları ile Türkiye işçi sınıfı ve emekçilerinin içinde bulunduğu ekonomik, sosyal ve siyasal koşullar arasındaki bağı ortaya koyan bütünlüklü bir mücadele hattının örgütlenmesi görevidir. Bu ise öncelikli olarak sınıf devrimcilerinin omuzlarındadır.
|