Hürmüz Boğazı krizi ve aranan “çözüm”
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik haydutça saldırısı dünya ekonomisinde sarsıntılar yaratmaya devam ediyor. Savaşın doğrudan sonucu olarak İran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki gemi trafiğini fiilen durdurması, dünya kapitalist sisteminin en hassas damarlarından birini yeniden tıkadı. Bunun sonucu olarak petrol ve gaz fiyatları hızla yükselirken, küresel ticaret zincirlerinde ciddi aksamalar yaşanıyor.
ABD başkanı Trump’ın “gidin boğazı açın, petrolünüzü alın” şeklindeki açıklamalarının ardından, Londra’nın koordinasyonunda 2 Nisan’da ABD’siz bir toplantı düzenlenerek “çözüm yolları” arandı. Yaklaşık 40 ülkenin katıldığı toplantıda İngiltere, Hürmüz’ün enerji akışı açısından taşıdığı kritik önemi vurguladı. Son 24 saatte yalnızca 25 geminin geçiş yapabilmesi ve yaklaşık 2 bin geminin beklemesi, krizin boyutlarını açık biçimde ortaya koyuyor.
“Dünya ekonomisi rehin alındı” söylemiyle sunulan tablo ise gerçekte kimin çıkarlarının savunulduğunu gizlemeye yetmiyor. Rehin alınan şey halkların yaşamı değil, uluslararası tekellerin kâr zinciridir. Dünya petrol ve sıvılaştırılmış doğalgaz ticaretinin yaklaşık beşte birinin bu boğazdan geçtiği düşünüldüğünde, emperyalist merkezlerin asıl kaygısının enerji ve finans tekellerinin çıkarları olduğu açıktır.
Kapitalist sistem, enerji yolları ve ticaret koridorları üzerindeki tahakkümünü “serbest dolaşım” söylemiyle meşrulaştırmaya çalışırken, bunun gerçekte sermayenin serbestliği olduğunu her kriz anında bir kez daha göstermektedir.
Bugün Hürmüz’de yaşanan tıkanma karşısında telaşa kapılanlar, dünyanın dört bir yanında işçi ve emekçilere, yoksul halklara kemer sıktıran, savaş politikalarını büyüten ve halklara yıkım dayatanlardır. Petrol fiyatlarındaki artış, taşıma maliyetlerinin yükselmesi ve tedarik zincirlerinin bozulması, doğrudan emekçi sınıfların ve ezilen halkların sofrasına zam, yoksulluk ve işsizlik olarak yansımaktadır. Buna karşılık enerji ve silah tekelleri krizden yeni kâr olanakları yaratmaktadır.
Krizin bir diğer boyutu ise emperyalist güçler arasındaki çatlakları görünür kılmasıdır. Londra’daki toplantının ABD olmadan gerçekleştirilmesi, emperyalist blok içindeki gerilimlerin bir göstergesidir. ABD, Körfez’deki askeri varlığını “deniz güvenliği” bahanesiyle yıllardır sürdürürken, bugün müttefiklerine daha fazla yük yıkmaya çalışmaktadır. Avrupa güçleri ise ABD’den görece “bağımsız” hareket alanı arayışındadır. Ancak bu arayışın halkların yararına bir içeriği yoktur, mesele hangi emperyalist merkezin daha etkili olacağıdır.
Toplantıda tankerlerin savaş gemileri eşliğinde geçişinin tartışılması, “diplomatik çözüm” söyleminin nasıl askeri hazırlıkla iç içe geçtiğini açıkça ortaya koymaktadır.
Emperyalizm için diplomasi çoğu zaman askeri müdahalenin ön aşamasıdır. Macron’un “şiddet gerçekçi değil” açıklaması bile, özünde İran’la kontrollü bir pazarlık arayışıdır. İtalya’nın “insani koridor” önerisi ise bu düzenin ikiyüzlülüğünü bir kez daha gözler önüne sermektedir: Halkları açlığa sürükleyen politikalar sürdürülürken, sonuçları “yardım” adı altında yönetilmeye çalışılmaktadır.
İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki hamlesi de bu tablo dışında değerlendirilemez. İran molla rejimi, emperyalist kuşatma ve yaptırımlar altında kendi pazarlık gücünü artırmaya çalışmaktadır. Ancak bu durum İran yönetimine bir “haklılık” kazandırsa da ilerici bir nitelik kazandırmamaktadır. O da bölgesel güç rekabetinde kendi sınıf çıkarları doğrultusunda hareket etmekte ve emekçi halkları bu politikanın arkasına yedeklemektedir. Dolayısıyla ortada “iyi” ve “kötü” tarafların bulunduğu basit bir tablo değil, farklı burjuva güçlerin çıkar çatışması vardır.
Hürmüz krizi, kapitalist dünya ekonomisinin nasıl işlediğini bir kez daha açığa çıkarmaktadır. Küresel sistem, birkaç stratejik geçit, enerji hattı ve tekel üzerinden örgütlenmiş bir sömürü düzenidir. “Küreselleşme” ve “serbest piyasa” söylemleriyle sunulan bu düzen, özünde savaş, zor ve yağma üzerine kuruludur. Bir avuç sermaye grubunun çıkarı tehlikeye girdiğinde dünya ayağa kaldırılırken, milyonlarca insanın yaşadığı yıkım “kaçınılmaz maliyet” olarak görülmektedir.
Ne Londra’daki toplantılar ne Washington’ın tehditleri ne de diğer emperyalist merkezlerin girişimleri halklara bir çözüm sunmaktadır.
Gerçek çözüm, enerji kaynaklarının ve ulaşım yollarının tekellerin denetiminden çıkarılması, savaş politikalarının reddedilmesi ve emperyalist tahakkümün kırılmasıdır. Bunun yolu ise diplomatik manevralardan değil, uluslararası işçi sınıfının örgütlü ve enternasyonal mücadelesinden geçmektedir.
Bugün Hürmüz’de düğümlenen kriz, yarın başka bir bölgede yeniden ortaya çıkacaktır. Çünkü sorun tek tek krizler değil, onları üreten kapitalist sistemin kendisidir. Dünya ekonomisini gerçekten rehin alan, tek tek devletlerin hamlelerinden çok, sermayenin küresel egemenliğidir.
|