İçindekiler:

15 Kasım 2025
Sayı: KB 2025/14

Krizin faturası kapitalistlere!
İşsizlik sopasına karşı birlik, kararlı mücadele!
TPI'da durum açık, saflar net!
TPI kapitalistinin oburlukları ve "iflas"
Hak arama mücadelesine saldırılar artıyor!
Ölüm ve sömürü düzeninde bir hafta
Ege İşçi Birliği Meclisi toplandı
2026 yılı bütçe görüşmeleri.
Meşruiyet Trump'tan, "zorbalık" rejimden
Gazeteci cinayetleri politiktir!
CHP'nin NATO Raporu
Rantı tekelleştirme planı
DGB Türkiye Meclisi sonuç bildirgesi
Çocuk işçilik yasaklansın!
Birleşik mücadele, örgütlü direniş!
İEKK'den etkinlik çağrıları
Birinci yılında "yeni süreç"
Demokrasi mücadelesi ve toplumsal devrim-3
Kürt hareketinden yeni geri adım
Emperyalizm yenilecek, direnen halklar kazanacak!
Almanya'da yıl dönümü etkinliği
Kapitalizmin kalbinde büyüyen halk hareketleri
New York seçimleri: Mamdani ve Amerikan solu
Suriye'de yeni dönem
Trump ve Şi'den ticaret gerilimine "mola"
Sudan'daki savaşın gerçek yüzü
Karayipler'e emperyalist saldırı hazırlığı
Küresel tedarik zincirlerinde yeni bir eksen
Emperyalist güçlerin yeni savaş araçları
Orta Asya'nın "yeniden" keşfi
Bu sayının PDF formatını download etmek için tıklayın

 

 

2026 yılı bütçe görüşmeleri...

 

AKP-MHP iktidarı 2026 yılı bütçe taslağını TBMM’ye sundu. Teklif, Plan ve Bütçe Komisyonu’nda ele alınacak, sonra bakanlıkların bütçeleri bir ay boyunca görüşülecek. Bu sürecin ardından 2026 yılı bütçe kanun teklifi Genel Kurul’a sevk edilecek. 

Bütçe tartışmaları hem gelirlerin nereden toplanacağını hem harcamaların nerelere yapılacağını içeriyor. Kapitalist düzende sermayenin çıkarları esastır, bütçe ise devletin sınıfsal karakterinin en belirgin olduğu alanlardan biridir. 

“Teklif” edilen bütçe taslağının sunulması, görüşülmesi ve kabul edilmesi süreci Meclis’te yürütülüyor. Ancak bu süreçte ne emekçilerin beklentileri dikkate alınıyor ne Meclis’in karar verme yetkisi var. Saray’da hazırlanan, Cumhurbaşkanı Yardımcısı Cevdet Yılmaz tarafından sunulan ve Meclis’te onaylatılan bütçe taslağı, özünde emekçilerden alınan vergilerle oluşturulan bütçenin devlet eliyle sermayenin ihtiyaçlarına göre harcanması planını içeriyor. 

Cevdet Yılmaz’ın sunduğu 2026 yılı bütçe taslağı da emekçiler açısından geçmiş yıllardan bir fark içermiyor. “İstikrar ve refah bütçesi” diye pazarlanan taslakta 12. Kalkınma Planı ve OVP hedefleri ile bağlantılı “Mali disiplin”, “Enflasyonun tek haneye indirilmesi” ve “fiyat istikrarı” amaçları sıralanıyor. “Mali disiplini” korumanın yolu kamu harcamalarını sınırlandırmaktan geçiyor. Devasa faiz ödemeleri, bütçe açığının dengesizliği vb. dikkate alındığında, “Mali disiplini korumak” denen şeyin emekçiler açısından anlamı; sosyal harcamaların sınırlandırılması, kazanılmış hakların gasp edilmesi, sefaletin daha da derinleştirilmesidir. Bütçe sunumunda ifade edilen “enflasyonu düşürme” vaatleri, “fiyat istikrarı” tartışmaları da aslında Mehmet Şimşek’in sık sık tekrarladığı “sıkı para politikası” kapsamında işçi ve emekçilerin yaşamını cehenneme çeviren Saray rejiminin ekonomi politikasının devamı niteliğindedir. 

Bütçenin büyüklüğü, bütçe açığı, bütçeden en fazla pay ayrılan bakanlık gibi başlıklar tartışmalarda ağırlık oluşturuyor. Bu yanıyla ilan edilen rakamlar uluslararası sermayeye de iç piyasaya da bir gövde gösterisidir. Yılmaz, taslak sunumunda en fazla payın eğitim ve sağlığa ayrıldığını söyledi. Rakamlar da bu açıklama ile paralellik içeriyor. Ancak bütçeden ayrılan “büyük paylar” işçilerin, emeklilerin, emekçilerin ve onların çocuklarının gelecekleri için harcanmıyor.

Teklife göre, 2026 yılında bütçe giderleri 18 trilyon 929 milyar lira, bütçe gelirleri ise 16 trilyon 216 milyar lira olacak. Oluşan bütçe açığına denk gelen faiz ödemeleri yapılacak. Bütçe kanunu teklifine göre, 2026 yılında 3 trilyon 597 milyar liralık vergi harcaması öngörülüyor. 2025 yılının ilk 9 ayında bütçe açığı 1 trilyon 217 milyar lira olarak açıklandı ve 12 aylık dönem için ayrılan kaynaklar 9. ayda tüketilmişti. Kapitalistlerin ödediği vergiler bir yılda yüzde 90 azalmış ancak gelir vergisi yüzde 91 artmış. Bütçenin ağırlığını oluşturan yükten kapitalistler muaf tutulurken, esas ağrılık emekçilerin sırtına yüklenmiş. Taslak sunumunda, bütçe açığı kısmında hedef “deprem döneminde yüzde 5’in üzerine çıkan bütçe açığının milli gelire oranının yüzde 3.5’e düşmesi” denildi. Depreme 90 milyar kaynak aktarıldığı iddia edilen taslakta, bütçe açığının bir nedeninin bu olduğu savunuluyor. Bütçe verilerinin sınıfsal yanını ortaya koyan bu örnek için depremde kaynakların nerelere harcandığını anımsamak yeterli olacaktır.

Özetle bütçe telifinin mantığı AKP-MHP iktidarının krizin faturasını emekçilere ödetmek üzerine kuruludur. Faiz ödemeleri artıyor, kapitalistlerin vergisi azaltılıyor, işçi ve emekçilerin sırtına binen yük çoğaltılıyor. Önce harcayıp sonra buna uygun bütçe uydurmaya çalışan iktidar milyonlarca emekçinin ürettiği değerlere çökerek elde ettiği kaynakları bir avuç kapitaliste aktarmaktadır.

Kapitalistlere teşvikten hiçbir koşulda vazgeçmeyen, politik hesaplarla bütçe açıklarını daha da derinleştiren, vergi ve zamlarla bu açıkları emekçilerin sırtına yıkan Saray rejimi, kaynakların büyük bir kısmını kendi şatafatı ve sermayenin çıkarlarına ayırmaktadır. 

AKP iktidarının kendi varlığını sürdürme, ayakta tutma hedefine bağlı olarak yapılan bütçe tartışmalarından emekçilerin payına düşen ise açlık, yoksulluk, ağırlaşan sömürü ve savaştır.

G. Umut

 

 

Yolsuzluk, sömürü ve talan düzeni

 

Saray rejimi, bir taraftan toplumu uçuruma sürüklerken, diğer taraftan yolsuzluk, rant ve talana dayanan politikasıyla çürüme/çürütme alanında yaptıklarına yenilerini ekliyor. Ücretler konusunda, “ülkenin durum ve hali ortada” türünden açıklamalar yaparken, krizin faturasını işçiye ödetmekten geri durmuyor, emekçilerin ürettiği toplumsal serveti göz göre göre sermaye ile bölüşüyor.

Talan düzenindeki çürümenin boyutu, son olarak Merkez Bankası’nın ana ortağı Bankalararası Kart Merkezi’nden yansıyan yolsuzlukla görüldü. Bu durum, sermaye iktidarının içinde debelendiği bataklığın sınırının olmadığını bir kez daha gözler önüne serdi. İhaleye fesat karıştırmak, zimmet ve dolandırıcılık iddialarıyla ortaya çıkan ve 100 milyon TL’yi aşan kamu zararının tespit edildiği bu olay, sıradan bir kamu yolsuzluğu değil, devletin tüm kurumlarını saran rant ve talan düzeninin vardığı boyutları gösteriyor aynı zamanda. Soruşturmanın derinleşmesiyle birlikte kirli ilişkiler ağının doğrudan Saray’a uzanması, tepeden tırnağa çürümüşlüğe ayna tutuyor. Merkez Bankası gibi kritik bir kurumun şirketinde, ihaleye fesat karıştırılması ve dolandırıcılık yapılması, sermaye iktidarının, devlet aygıtını nasıl bir çıkar mekanizmasına dönüştürdüğünü açıkça gösteriyor.

Kirli çıkar ilişkileri ağı sayesinde, kamu gücü kullanılarak özel firmalara haksız kazanç kapıları açıldığı, özellikle iki büyük ihalede (Çipli Plastik Kart Alımı ve TROY Yazılım Geliştirme) rekabetin engellendiği ve ihalelerin usul dışı bir şekilde Enarge adlı bir firmaya verildiği tespit edilmiştir. İş bitmeden yapılan on milyonlarca liralık ödemeler ve paravan şirketler aracılığıyla gerçekleştirilen para transferleri ise, iktidarın mali merkezinin dahi nasıl bir yağma arazisine çevrildiğinin somut delilleridir.

Yolsuzluğun daha da rezil yanı, altı kazıldıkça ortaya çıkan Saray bağlantılarıdır. İhalelerin usulsüzce verildiği Enarge firmasının kağıt üzerindeki sahibinin ifadesi, şirketin gerçek sahibinin, Cumhurbaşkanlığı bünyesinde önemli mevkisi olan bir şahsın oğlu olduğunu işaret ediyor. Bu durum, yolsuzluğun bireysel değil aksine, Saray rejiminin kurduğu sistematik talan düzeninin bir parçası olduğunu kanıtlıyor. Kamu kaynakları, liyakate bakılmaksızın kritik görevlere getirilen isimler aracılığıyla, iktidara yakın çevrelerin ve ailelerin şirketlerine aktarılıyor. Eski BKM Genel Müdürü‘nün, kendisini işe alan eski Başkan Yardımcısı Şener‘e maaşından para verdiğini söylemesi, kamuda yapılan yolsuzlukların artık sistematik ve düzenli hale geldiğini gösteriyor.

Bu düzen, sadece yolsuzluk, rant ve talan üretmekle kalmıyor, çürümeyi de her geçen gün derinleştiriyor. Soruşturma dosyasındaki Boğaziçi Üniversitesi detayları, kayyumların atandığı akademik kurumların bu yağma düzenine dahil edildiğini ortaya koyarken, çürümenin nasıl da her alana yayıldığını göstermektedir.

On milyonlarca liralık servetlerin, kamu zararı pahasına yandaş firmalara ve Saray rejimiyle bağları olanlara aktarılması, bu iktidarın temel yönetme anlayışının “yoksulluğu derinleştirip, yolsuzluğu normalleştirmek’’ üzerine kurulu olduğunun göstergesi. Ortaya saçılan pisliklere rağmen rant ve talan düzenin şefleri pişkin pişkin ortalıkta dolaşabilmekte, hatta yeri geldiğinde nutuklar atmaktadırlar. Çürüme yargı kurumunu da baştan aşağı sardığı için yolsuzluk, talan, rant, rüşvet gibi suçlar ceza kapsamı dışına atılmıştır. Emekçileri derin bir yoksulluğa iten, sermayeye ise sınırı olmayan imkanlar sunan bu sömürü ve yağma düzenini yıkmak için örgütlü mücadeleyi her alanda büyütmek gerekiyor.

S. Sancar